Adıyaman Nemrut Dağı ve Kommagene Krallığı Heykelleri Hakkında Bilgi

Katılım
21 Kas 2011
Mesajlar
904
Beğeniler
31
Puanları
28
#1
Adıyaman Nemrut Dağı ve Kommagene Krallığı Heykelleri...

Adıyaman Nemrut Dağı ve Kommagene Krallığı Heykelleri Nemrut Dağı, Adıyaman’ın Kahta ilçesinin Karadut Köyü’nde, dünyanın sekizinci harikası olarak tanınan, tepesinde küçük kırma taşların yığılmasıyla oluşturulmuş konik bir tümülüsün bulunduğu, 2.150 m. yüksekliği, 10 metreyi bulan heykelleri ve metrelerce uzunluktaki kitabeleri ile UNESCO Dünya Kültür Mirasında yer almaktadır. Adıyaman’ın 103 km doğusundaki Antiochos’un tümülüsü ana kaya üzerine kırma taşların üst üste yığılmasıyla oluşturulmuştur. Tümülüsün doğu, batı ve kuzeyinde ana kaya düzleştirilerek teraslar haline sokulmuş, doğu ve batı teraslarına tanrı heykel ve kabartmaları yapılmıştır. Nemrut Dağı’ndaki kutsal alanda heykellerin dışında birçok da kabartma bulunmaktadır. Batı terasında bulunanlardan ilginç olan biri de aslan kabartmasıdır. Gezegenlerin dizilişleri incelendiğinde, bunun Kommagene’nin I. Kralı Mithradates’in taç giydiği geceye; MÖ 109 yılının temmuz akşamına denk geldiği görülmektedir. Nemrut Dağı’nın 2.150 m. yüksekliğindeki zirvesinde aslanlı horoskop, bilinen en eski horoskoptur. Aslanın üzerinde 16 ışından oluşan 3 adet yıldız vardır ve bunlar Mars, Merkür ve Jüpiter gezegenlerini temsil etmektedirler. Aslanlı horoskop gök cisimlerinin bir anlık konumunu gösterir. Önümüzdeki 25.000 yıl içerisinde bir daha yaşanmayacak bir ana tanıklık edilir. Güneşin, etkisi azalan ışığının altında çıkan yeni ayın ve onun hemen üzerinde Kral yıldızı olarak bilinen Regulus yıldızının güçlü parıltısı yüzleri aydınlatır. Önceki gecelerde Jüpiter, Merkür ve Mars gökyüzünde adeta krallara layık bir geçiş töreni sergiler. Tüm bu seremoni bittikten sonra Kommagene halkı tanrılarının yeni krallarını ziyarete geldiklerine inanarak evlerine dönerler. Kommagene Krallığına ait heykeller MÖ.I. yüzyılda kurulan Kommagene Krallığı M.S. 72 yılına kadar bu bölgede egemenliğini sürdürmüştür. Yazılı belgelerde M.Ö. 850 yılında görülen krallığın ismi o dönemlerde Kummuh olarak geçmektedir. Asur egemenliğinden kurtulmasıyla birlikte bağımsızlığın ilan eden Kommagene’nin bu dönemine ait ilk yazılı belgeler de ilk kez I. Antiochos dönemine aittir. I. Antiochos Kommagene’nin en önemli kralıdır. Antiochos yeni bir din kurmayı planlamış, batılıların, yani Yunanlıların dini ile Doğulu Perslerin dinini birleştirmeyi amaçlamıştır. Böylece bir dünya dini yaratacak, Nemrut Dağı’nı onun merkezi yapacak ve bu dinin buradan tüm dünyaya yayılmasını sağlayacaktı. Kendisi de bu sayede tüm dünyaya hükmedecek ve ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Bu nedenle kendisini Tanrı ilan etmiştir. İlk yapımında 55 m. yükseklikte olan tümülüsün bugünkü yüksekliği 50 m., çapı 150 metredir.Nemrut Dağı’nın en üst noktasına Kommagene Kralı 1. Antiochos kendisi için görkemli bir anıt mezar, mezar odasının üzerine kırma taşlardan oluşan bir tümülüs ve tümülüsün üç tarafını çevreleyen kutsal alanlar inşa ettirmiştir. Tümülüs, Kral 1. Antiochos’un onuruna düzenlenen törenler için etrafı 3 terasla çevrilmiştir. Doğu, batı ve kuzey terasları olarak adlandırılan bu alanlardan doğu ve batı teraslarda; bir sıra izleyen, blok halinde 8 yontma taşın üst üste oturtulmasıyla oluşturulan 8-10 metre yüksekliğinde görkemli heykeller, kabartmalar ve yazıtlar bulunmaktadır. Heykeller, bir aslan ve bir kartal heykeliyle başlar ve aynı düzende son bulur. Burada aslan yeryüzündeki gücü, tanrıların habercisi olan kartal ise gökyüzünün gücünü sembolize etmektedir. Heykeller her iki tarafta da şu şekilde sıralanmıştır: Kral 1. Antiochos (Theos); Fortuna (Theichye-Kommagene-Tanrıça) Zeus (Oromasdes); Apollo (Mithras-Helios-Hermes), Herakles (Ares-Artagnes). Buradaki yazıtlarda Antiochos’un anne tarafından Büyük İskender’den (Yunan-Makedonya), baba tarafından da Darieos’dan (Pers) geldiği yazılıdır. Böylece Antiochos, atalarından gelen etnik farklılığı birleştirmiş, bu nedenle de tanrı heykellerinin yüzünü doğuya ve batıya çevirmiştir. Ayrıca tanrı heykellerinin isimleri Grekçe ve Pers dilinde yazılmıştır. Antiochos, Nemrut Dağı’nın 2.150 metre yükseklikteki zirvesinde yapımına başladığı görkemli kutsal alan ve mezar anıtını bitiremeden ölmüş, mezar anıtı da yarım kalmıştır. Nemrut Dağı’ndaki Kutsal alanın doğu ve batı yamaçlarında teraslar üzerinde Antiochos’un yaptırdığı heykeller ise, Nemrut’un sert hava koşullarına rağmen yüzyıllarca ayakta kalmıştır. Antiochos bu kutsal alanı teraslar halinde tasarlamıştı. Kutsal kabul edilen teraslarda yer alan heykellerin bir sıra halinde olduğu görülmektedir. Buradaki tanrılar, hem Doğu, hem de Batı tanrılarını temsil ediyor ve bu nedenle iki ayrı isimle anılıyorlardı. Yüzleri doğuya ve batıya çevrili Pers ve Yunan tanrıları ayrıca Kral Antiochos’un bu iki kültürü birleştirme amacını da simgeliyordu. Antiochos yaptırdığı heykellerin arka yüzüne 200 satırdan oluşan vasiyetini yazdırmıştır. Yazıtta, kendinden sonra gelecek kralları tapınağı güzelleştirmelerini istiyor, ibadet için gelenleri övüyor, kötü niyetlilere de beddua ediyordu. Bunun yanı sıra Antiochos, kutsal alanı ziyarete gelenlerin en iyi şekilde ağırlanmasını istiyor, onlara rahiplerin en iyi şaraplarını sunmalarını emrediyordu. Burada yapılacak törenlerin çok renkli geçmesi için de müzisyenleri görevlendiriyordu.

Tarihin Aktığı Nehir

Mezopotamya uygarlıkları iki büyük nehrin, Fırat ve Dicle’nin ürünü olarak görülür. Gerek coğrafi, gerekse kültürel tanımı ile Mezopotamya, bu iki nehrin birbirine yaklaşarak kaynaştığı Kuzey Irak’tan başlayarak Basra Körfezi’ne kadar uzanan bölgedir. Bir anlamda bu ikiz su yolu, taşıdığı dolguları yayarak oluşturduğu alüvyonlu düzlüklerle birbirine karışmakta ve bunun da ötesinde, kültürel gelişmenin tetikleyicisi olan sulu tarıma elverişli ortamı yaratmaktadır. Ancak daha kuzeye doğru, Türkiye sınırlarına yaklaşıldığında, bu iki nehrin, ikiz yapısı ortadan kalkar. Her ne kadar Fırat da Dicle de Doğu Anadolu’nun dağlık bölgelerinden çıkmaktaysalar da ülkemiz sınırlarında geçtiği yol boyu topografyasıyla, fiziki ve kültürel ortamıyla birbirinden tümüyle farklıdır. Bu nedenle belki de “Mezopotamya” tanımını, ülkemiz sınırlarının güneyinde, iki nehrin birbiriyle kaynaştığı notadan itibaren kullanmak daha doğrudur. Fırat ve ana kolu Murat Suyu, Doğu Anadolu’nun kuzey kesimlerinden çıktıktan ve Anadolu’nun tektonik yapısının çizgilerini izleyerek birbirinden dar boğazlarla ayrılan çok sayıdaki dağ arası ovadan geçtikten sonra, Güneydoğu Toros Dağları’nı Kömürhan’da başlayan uzun ve çok derin bir boğazla aşar.
Güneye, Suriye düzlüklerine doğru önce eşik bölgesini, ardından Suriye’nin yarı kurak çöl ortamının içinden geçip doğuya kıvrılarak Kuzey Irak’a ulaşır. Buna karşılık Dicle’nin tek bir kaynağı yoktur; Güneydoğu Toros Dağları’nın çeşitli yerlerinden çıkan farklı kollar, Diyarbakır civarında, dağ eşiği bölgesinde birleşerek Dicle’yi oluşturur ve güneye kıvrılıp Fırat’a koşut olarak Basra Körfezi’ne doğru uzanır.
Fırat ve Dicle’nin Anadolu içinde geçtiği yollar, coğrafi özellikleri kadar kültür coğrafyası açısından da birbirinden tümüyle farklıdır. Fırat ve ana kolu Murat Suyu ilk olarak Doğu Anadolu’nun yüksek platosu ile Güneydoğu Toros Dağları’nın kuzeyi boyunca uzanan tektonik kökenli Palu, Altınova, Malatya Ovası gibi ovalar ve bunları birbirinden ayıran Keban gibi dar boğazlardan geçer. Daha sonra Malatya’nın doğusunda, Kömürhan’da Toroslar’ı geçen derin ve Malatya Ovası’ndan Kahta’ya kadar uzanan bir boğazı aştıktan sonra Kahta, Samsat ve Bozova düzlüklerini geçip, Birecik civarında daha küçük bir boğazı aşarak Karkamış’ta Suriye’ye ulaşır. Uzunluğu bin kilometreyi aşan Fırat Vadisi, görkemi ve özellikle Kömürhan Boğazı’ndaki coşkunluğuyla her zaman gezginleri, coğrafyacı ve kültür tarihçilerini etkilemiştir. Ancak artık Fırat yoktur; Palu’dan itibaren Irak sınırına kadar Fırat’ın yerinde büyük göller dizisi vardır.
1960’lı yıllardan itibaren önce Keban, ardından Karakaya, Atatürk, Birecik ve Karkamış barajları ile Suriye’de başta Tabqa olmak üzere büyük barajlar inşa edildi. Bu barajlar Fırat’ın doğal çevre ortamı ve kültür varlıkları ile birlikte ortadan kalkmasına neden oldu. Ancak barajların yapımı Fırat boyunda, başta arkeoloji ve doğal çevre olmak üzere farklı uzmanlık alanlarının öncelikli belgeleme çalışmaları yapmasını da sağladı ve bu barajlar yapılıncaya kadar hemen hemen hiç araştırılmamış olarak kalan bu bölgede yüzlerce arkeolojik kazı yapılabildi. Başka bir deyişle bugün Türkiye’de eski taş devrinden Ortaçağ’a kadar olan kültürel süreci kesintisiz olarak izleyebileceğimiz tek yer eski Fırat boyudur. Bu nedenle barajlar yok ederken kültür tarihini öğrenmemiz için de vesile oldu. Bu durum sadece Türkiye için geçerli değildir. Suriye’de de baraj alanlarında yüzü aşkın kurtarma kazısı yapılmış ve daha önce varlığı bilinmeyen çok sayıda kültür, bu kazılar sayesinde ortaya çıkmıştır.
Türkiye için, Kemal Kurdaş ve Halet Çambel’in başını çektiği, ODTÜ’nün yönlendirici şemsiyesi altındaki ünlü Keban Projesi öncü oldu. Keban Barajı’nın etkilediği bölgenin o yıllara kadar kültür tarihi açısından hiçbir önemli kalıntıyı barındırmadığı öngörülmekteydi. 1967 yılında proje kapsamında yapılan ilk yüzey taraması beklenmedik bir şekilde Keban Baraj Gölü Alanı içerisinde 56 önemli arkeolojik merkezin bulunduğunu gösterince, ivedi olarak uluslararası bir çağrı yapıldı ve 1968 yılından, baraj gölünün dolduğu 1976 yılına kadar bu merkezlerden 19’unda arkeolojik çalışma gerçekleştirildi. Ayrıca Ortaçağ’a ait iki cami ve bir Roma köprüsü taşındı. Keban Projesi kurtarma kazılarıyla ortaya çıkan bilimsel sonuçların getirdiği heyecan, 1977 yılında Malatya Ovası’nı su altında bırakacak Karakaya ile Kahta ve Bozova düzlüklerini kaplayacak olan Atatürk Baraj Havzası’na taşındı. 1977 yılında yapılan yüzey araştırmaları, bu iki baraj bölgesinde 600’e yakın merkezin bulunduğunu göstermişti. Ancak özellikle Atatürk Baraj Gölü Alanı içinde kalan yerlerin büyük boyutlu olması, kurtarma kazılarının baraj gövde inşaatlarından sonra başlaması gibi nedenler, arkeolojik merkezlerin çoğunda belgeleme yapılmasını engelledi. Çalışma başlatılan 38 merkezin de ancak çok küçük bir kısmı kazılarak kurtarılabildi.
adiyaman.PNG
Fırat ve ana kolu Murat Suyu, Doğu Anadolu’nun kuzey kesimlerinden çıktıktan ve bölgenin tektonik yapısının çizgilerini izleyerek birbirinden dar boğazlarla ayrılan çok sayıdaki dağ arası ovadan geçtikten sonra, Güneydoğu Toros Dağları’nı Malatya-Elağız arasında, Kömürhan mevkiinde başlayan uzun ve çok derin bir boğazla aşıyor. Artık bu boğaz Karakaya Baraj Gölü’nün suları altında ve iki yakası da modern Kömürhan Köprüsü ile birbirine bağlanıyor.
Keban ve Karakaya baraj gölü alanlarında yapılan çalışmalar, kültür tarihi açısından devrim niteliğinde önemli sonuçlar getirmiştir. O yıllara kadar uygarlığın kökeninin, yukarıda tanımladığımız coğrafi sınırları ile Mezopotamya olduğu ve bu bölgede geliştiği kabul edilmekteydi. Güneydoğu Toros Dağları’nın Mezopotamya uygarlıklarının etki alanını sınırladığı; bunun kuzeyinde kalan Doğu Anadolu Bölgesi’nin Demir Çağı’na kadar uygarlık tarihi açısından hiçbir öneminin olmadığı düşünülmekteydi. İlk şaşırtıcı sonuç, Keban yüzey araştırmasında saptanan Boytepe yerleşmesi oldu. Boytepe o döneme kadar varlığı “Bereketli Hilal” olarak tanımlanan Güneydoğu Toros Dağları yayının güneyindeki alanlarla sınırlı olduğu sanılan ilk çiftçi toplulukların, dağın kuzeyinde de var olduğunu gösterdi. Maalesef Boytepe’de kazı yapılamamış, buradaki kültür sadece yüzeyden toplanan buluntular ile tanımlanabilmişti. Benzer bir sonuç, Malatya Ovası’nda Karakaya Baraj Gölü Alanı’ndaki Cafer Höyük’ten geldi. Fransız meslektaşlarımızın Cafer Höyük’te yaptığı kazılarda, İÖ 9. binyıldan 7. binyılın ortalarına kadar olan süreci yansıtan ve ünlü Çayönü ile tam olarak benzerlik gösteren bir yerleşim ortaya çıkarıldı. Bu iki yerleşim, Boytepe ve Cafer Höyük, çiftçiliğe dayalı ilk yerleşik yaşamın Bereketli Hilal ile sınırlı olduğu savını tümüyle çürüttü ve ilk kez Anadolu platosunun da uygarlık tarihi açısından devrim sayılan Neolitik yaşam biçiminin ortaya çıkış ve gelişiminde en az Suriye, Filistin düzlükleri kadar önem taşıdığını ortaya koydu. Keban Baraj Gölü Alanı’nda yapılan Tülintepe ile Tepecik, Norşuntepe ve Korucutepe höyüklerinin en eski yerleşim katları bölgede Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem’de başlayan kültürün kesintisiz olarak sürdüğünü ve önceleri yalnızca Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’ye özgü olduğu düşünülen Halaf kültürünün tüm görkemi ile Toros yayının kuzeyinde de var olduğunu gösterdi.
Bu kısa tanıtım yazısı içinde, Fırat boyunda yapılan yüzün üzerindeki kazının sonuçlarını özetlemek bile olası değildir. Ancak genel olarak Toros yayının kuzeyindeki Elazığ, Malatya ovalarının Kalkolitik ve Tunç Çağı kültürlerinin gelişimi açısından ne denli kritik bir yere sahip olduğu açık olarak görülür. Bölge bir yanda güneyde gelişen Ubeyd, Uruk gibi kentleşme sürecinin bir parçası olmuş, öte yanda Mezopotamya kültürleri ile Kafkas ve Orta Anadolu kültür coğrafyaları arasındaki iletişim, bilgi ve mal aktarımını da sağlamıştı. Genelde Doğu Anadolu’nun başta maden olmak üzere her türlü doğal kaynak açısından güneydeki düzlüklere göre çok zengin olanaklara sahip olduğu göz ardı ediliyordu. Oysa tarihöncesi kültürler için stratejik bir öneme sahip olan bakır, gümüş gibi madenler, her türlü kayaç ve bunun da ötesinde bitki ve hayvan çeşitliliği bu bölgede güneyden farklı sosyoekonomik modellerin gelişmesine yol açmıştı. Bunun ilk verileri Keban kurtarma kazılarında, Tepecik, Norşuntepe, Korucutepe, Aşvan ve Pulur gibi höyüklerde ortaya çıkarıldı. Tepecik’te mimari açıdan Güney Mezopotamya’nın Uruk kültürü ile benzeşen ve aynı zamanda çok sayıda Uruk buluntusu ile karşılaşılan yerleşim katında, Orta Anadolu’dan tanıdığımız çanak çömleklere de rastlanması; Korucutepe’de Anadolu’nun bilinen en eski gümüş takısının bulunması; Tülintepe’de Güney Mezopotamya’nın Ubeyd kültürü ile yakın ilişkisi olduğu anlaşılan büyük bir yerleşimin olması; Norşuntepe’nin bu dönemle çağdaş tabakasındaki duvar resimleri ile bezeli yapının varlığı, Doğu Anadolu dağlık bölgesinin çok geniş bir coğrafi alanla canlı bir iletişim içinde olduğunu ortaya koyuyordu. Son yıllarda Malatya Arslantepe kazıları, Anadolu’ya özgü bir kent devleti oluşum sürecini daha iyi anlamamızı sağlamış ve özellikle bu oluşum içerisinde Anadolu’nun maden zenginliğinin ne kadar büyük bir önem taşıdığını açık olarak göstermiştir. Tunç çağlarına geldiğimizde Malatya, Elazığ bölgesinin zaman zaman Mezopotamya kültür bölgesinden koparak Doğu Anadolu’nun Karaz kültür bölgesi ile bütünleştiği ve özellikle İlk Tunç Çağı sonunda Norşuntepe’de ortaya çıkan görkemli bir saray ile bir kent devleti oluşumu geliştirdiği görülür. Korucutepe, Hitit tarihi coğrafyasının anlaşılmasına çok önemli bir katkıda bulunur ve yeri çok tartışmalı olan Isuwa Krallığı’nın Elazığ Altınova yöresinde olduğunu açık bir şekilde ortaya koyar.
Toros yayının güneyinde, Atatürk ve ardından Birecik ile Karkamış Baraj göl alanlarında yapılan çalışmalar, kültürel bütünlüğü, Anadolu’nun kültürel zenginliğini ve çeşitliliğini çok açık bir biçimde ortaya koyar. Bu bağlamda özellikle Adıyaman Şehramuz kazıları 100 bin yıl öncesine ait, Aşöl kültürünün en çarpıcı örneklerini verdi. Şanlıurfa Bozova sınırları içindeki Nevali Çori ise son yıllarda tüm bilim dünyasını heyecanlandıran Göbekli Tepe kültürünün ilk habercisi oldu. Nevali Çori, Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ yerleşimlerinde, plastik sanatların, görkemli anıtsal yapıların, kabartma ve heykellerin olduğunu gösteren ilk yerleşim yeri oldu. Akarçay Tepe, Mezraa Teleilat, Gritille gibi kazılar Neolitik Çağ’ın çeşitli aşamalarını, Cavi Tarlası ise Halaf kültürünün en zengin örneklerini verdi. Hilvan bölgesindeki Hasek Höyük, Uruk kültürünün kuzeye doğru yayılımının kanıtlarını; Lidar, Samsat ve Zeytinli Bahçe gibi kazı yerleri ise Kalkolitik ve Tunç Çağı kültürlerinin en görkemli anıtlarını; Gre Vrike, Birecik Mezarlığı, ölü gömme âdetlerindeki çeşitliliği görmemizi sağladı. Tarihöncesi kültürler açısından genel olarak bakıldığında, daha önce de değindiğimiz gibi Fırat Havzası, Karkamış’tan Elazığ’a kadar bölgenin her kültürel dönem için önem taşıdığını, Mezopotamya kültürleri ile canlı bir iletişim içerisinde olduğunu, önceden düşünüldüğü gibi Mezopotamya kültür bölgesinin taşrası olmadığını gösterdi. Farklı coğrafyası, zengin doğal kaynakları ile tarihöncesi çağlar için Fırat, kendine özgü, dinamik bir kültür bölgesi olarak tanımlanabilir. Bir yanda farklı coğrafyalar ile her zaman ilişki içerisinde olmuş, doğal zenginliğiyle etkin bir ticaret ağını kurabilmiş ve önceden sanıldığı gibi sadece hammadde ihraç eden bir bölge olmayıp bunları işleyen teknolojileri de geliştirdiği anlaşılmıştır. Bu, yalnızca maden için değil, Tunç çağlarından itibaren, o dönemin endüstriyel ürünleri olarak tanımlanan üzüm ve şarap için de geçerlidir. Titriş Höyük kazıları, bağcılığa elverişli bir alanda, Tunç Çağı’nda çok büyük bir yerleşimin hızla geliştiğini göstermiştir.
Kuşkusuz Fırat Havzası’nın önemi tarihöncesi dönemlerle sınırlı değildir. Tarih çağları boyunca da Fırat önemini sürdürür; zamam zaman büyük imparatorlukların arasındaki sınır çizgisini oluşturmuş; zaman zaman da ticaret yolları üzerindeki konumu ile zenginleşen bir bölge durumuna gelmiştir. Mezraa Teleilat kazılarında ortaya çıkan Yeni Babil Dönemi sarayı Samsat Höyük ile Lidar buluntuları, bunun en açık örnekleri arasındadır. Roma’nın doğu sınırı boyunca Limes olarak tanımlanan savunma sisteminin ve Roma garnizonlarının konuşlandığı yerler Samsat, Tille ve Elazığ’daki Haraba kazıları ile ortaya çıkmış; yakın zamanda heyecan uyandıran Zeugma da bu zenginliğin en iyi göstergelerinden bir olmuştur.
Fırat’ın İkizi Dicle
Buraya kadar Fırat boyundaki kurtarma kazılarıyla ortaya çıkarılan kültürel süreklilik ve zenginliği tanımlamaya çalıştık. Benzer bir anlatımı Fırat’ın Suriye sınırları içindeki kısmı için de söylemek mümkündür. Buna karşın Fırat’ın ikizi olan Dicle Havzası’nın Türkiye sınırları içinde kalan bölümü, yakın zamana kadar hemen hemen hiç araştırılmamış, “bilinmeyen” bir yer durumundaydı. Bölgede değil arkeolojik kazı, yüzey araştırması dahi yapılmamıştı. 1964 yılında Halet Çambel ile Robert J. Braidwood’un başlattığı ve Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ buluntuları ile ünlenen Çayönü kazısı, Dicle Havzası’ndaki tek kazı yeri olarak kalmıştı. Oysa Dicle’nin yukarı kesimi, dolayısıyla Türkiye sınırları içindeki kalan bölümü, doğal çevre ortamı bakımında Fırat’tan çok farklı özellikler taşır.
Dicle Nehri’nin bütün kolları Doğu Toros yayının güneye bakan yüzünden çıkar ve eşik bölgesini geçtikten sonra, hemen hemen Toros yayına koşut olarak uzanan farklı bir coğrafyadan geçerek Silopi’den Türkiye’yi terk eder. Her şeyden önce bu havza, Doğu Anadolu dağlık bölgesi ile gerçek anlamdaki Mezopotamya’nın birbirine en yakın olduğu kesimdir. Mezopotamya’da bulunmayan her türlü doğal kaynak açısından da son derece zengindir.Dicle’nin tek bir kaynaktan değil, farklı kollardan oluşan yapısı, bu havzayı birbirinden farklı özellikler taşıyan vadilere, ekolojik nişlere bölerek kendi içinde bir çeşitlilik sağlar. Günümüzde bile Mezopotamya’nın gerek duyduğu orman örtüsü, seyrek olmasına rağmen yine bu bölgede görülür. Bütün bu nedenlerle, arkeolojik veriler açısından bilgilerimizin yok denecek kadar az olduğu Dicle Havzası’nın, Mezopotamya kültürlerinin anlaşılması açısından ayrıcalıklı bir yere sahip olduğu söylenebilir.
Genel olarak baktığımızda Dicle Havzası’nda yürütülen kazılar, daha önceleri tek bir kültür bölgesi olarak düşündüğümüz Fırat ve Dicle havzalarının Türkiye sınırları içinde kalan kesiminin ne denli farklı özelliklere sahip olduğunu görmemizi sağladı. Tüm bunlar, burada dile getirilmeyen baraj gölü alanları altında kalan binin üzerindeki yerleşim yerinden çok azının sınırlı bir bölümünde gerçekleştirilebilen arkeolojik kazıların yansımasıdır. Kültür tarihini öğrenmenin, zaman sınırlamasıyla kısıtlı olan kurtarma kazılarına bağlı olmaması gerekir. Türkiye topraklarının, uygarlık tarihinin en önemli basamaklarının oluşumu açısında ne kadar kritik bir öneme sahip olduğu, Fırat ve Dicle havzalarında yapılan kazılarla ortaya çıkmıştır. Buralardan elde edilen sonuçlar, yalnızca Türkiye’nin kültür tarihi açısından değil, tüm insanlığın günümüz uygarlığının ana çizgileri açısından yadsınmaz bir öneme sahiptir. Bu kadar önemli kültür varlıklarının bulunduğu bir bölgeye sahip olmanın getirdiği vazgeçilmez sorumluluk, arkeolojik merkezlerdeki bilginin ortaya çıkarılması ve bilim dünyasına tanıtılmasıdır. Bu nedenle araştırmaların kurtarma kazılarıyla sınırlı kalmaması ve arkeolojik merkezlerde “ölü arşivler halindeki” bilginin dünyaya kazandırılması için çalışmaların yapılması bir kez daha önem kazanmaktadır.
Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Prehistorya Ana Bilim Dalı Arkeoatlas 2013
 
Katılım
26 Kas 2017
Mesajlar
542
Beğeniler
325
Puanları
63
#2
Teşekkürler Harika bir Paylaşım Elinize Sağlık
 

Benzer konular

Benzer konular

Üst Alt